Yazan: Norman Birnbaum

Le Monde Diplomatique Türkiye, Ekim 2002

Bush yönetimi tarafından bütün dünyada özgürlük ve demokrasiyi savunma vaadiyle 20 Eylül’de açıklanan strateji silahsızlanmaya son noktayı koyuyor: Artık ABD’ye karşı askeri alanda her türlü rekabet yasak! Bu belge kendi başına her şeyi tanımlıyor, Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne verilen Amerikan vatandaşlarını kurtarıyor. Özetle, ABD bir asırdır adını dilinden düşürmediği «Iyilik Imparatorluğu» statüsünü ısrarla talep ediyor.

Abraham Lincoln, 1864’te yeniden başkan seçildiğinde, Karl Marx onu International Workingmen’s Association(1) adına tebrik etmişti. O dönemde Amerikan hükümetinde bakanlık yapan Charles Francis Adams ona şu sözlerle cevap vermişti:

«Amerikan hükümeti, izlediği politikanın gerici olmadığının ve asla olmaması gerektiğinin bilincindedir. Buna rağmen yolumuzdan şaşmamalıyız, yani yabancı ülkelerde yasadışı propaganda ve müdahalelerden çekinmeliyiz. Prensiplerimiz
bize, her insana ve her ülkeye aynı adaleti uygulamamızı öngörüyor. Biz de vatandaşlarımızın desteğini ve tüm dünyanın saygısını ve dostluğunu kazanmak için gayretlerimizin olumlu sonuçlarına güveniyoruz.» George W.Bush’un «Ya
bizimlesinizdir, ya da değil» cümlesi, Lincoln’ün partisinin ne kadar değiştiğini gözler önüne seriyor. Peki nasıl ve neden?

Amerikan milliyetçiliği daima kaba bir pragmatizm ile retorik bir idealizm arasında gidip gelmiştir. Pragmatizmin savunucuları için bir tehlike teşkil eden bu idealizm, karşıtları tarafından hayasızca kullanıldı. Peki, vatandaşlar Bağımsızlık Bildirgesi’nin ilericiliğini hemen kabul etse ne olurdu?

Tocqueville’in, bölgecilikle devingenlik, materyalizmle din ve özelleştirmeyle küstah bir milliyetçilik arasında bocalayan ABD tanımı güncelliğini koruyor.
Tocqueville’in seyahatinden beş yıl önce, 1826’da ölen Thomas Jefferson mahkum ettiği ticari cumhuriyeti betimliyordu bu tanım.
Jefferson ve takipçileri, Bağımsızlık Bildirgesi’nin kurtarıcı evrenselliğini yeniden canlandırak istiyordu. Ancak bildirgenin, ulusun kendi kendine çizdiği imajı biçimlendirmesi, kolektif bir hafıza tarzından çok bir dini anımsatıyordu. Daha doğrusu bir tarikatı. Üye olmak için, prensiplerini kabul etmenin yeterli olduğu bir tarikat. Bu özelliği ise, Katolik, Protestan, dinsiz veya Yahudi, Beyaz, Siyah, Avrupalı, Latin veya Asyalı tüm insanların ülkeye entegrasyonunu kolaylaştırıyordu.
Yeni hükümet ise, gerçeküstü tarzların bir sentezini uyguluyor. Bush yönetimi, bir yandan Iran’ın insan haklarını uygulamasını isterken diğer yandan mahkemelere, Endonezya’daki baskı uygulamalarına suç ortağı olmakla suçlanan Exxon’un peşini bırakmalarını söylüyor.
Stanlinizmi hatırlayanlar, belirtileri hemen tanıyacaktır. Bu arada, Stalin’in, Amerikan kapitalizminin yüzyıldır yaptığı gibi kamuoyunu biçimlendirme kapasitesinin fazla olmadığını eklemekte fayda var. Bush yönetimi, kamuoyunu ve ABD’de olduğu gibi dış ülkelerde de politik yetkilileri satın almaya uzun zamandır alışmış, post-moral döneme uyan bir hayasızlığa sahip seçkinlerden oluşuyor. Bugünkü rejim ayrıca, ABD’nin Incil’deki iyi ile kötünün savaşında başrolü oynadığını ve bu ülkenin dünyayı yönetmesi gerektiğini düşünen fanatikler, yani fundamentalist Protestanlara dayanıyor.(2)

Sahte Bush
Uluslararası sermayenin işbirliğini kazanmış, daha dingin bir Amerikan hâkimiyeti imajı çizen, yabancı seçkinleri uluslararası kararları birlikte almaya çağıran ve uluslararası sosyal demokrasinin, elbette minimalist bir yorumunu savunan, görece modern Clinton hükümetinin ardından, bu duruma nasıl gelindi?
Bush, sahte bir gelenekçi mi, yoksa sahte bir modern mi? Aslında, Cumhuriyetçiler köleliğin ateşli muhalifleriydi. Aynı zamanda, kıtasal genişlemenin (Lincoln, Meksika’ya karşı sürdürülen savaşta bizzat bulunmuştu)(3), sanayileşmenin ve
Avrupa göçüne kapılarını ardına kadar açmanın taraftarı bir partiydi. Amerikan modelini ve ulusal çıkarlarını bozulmuş bir dünyaya karşı korumak ise en son amacıydı. Başlıca ekonomik prensipleri; pazarları Amerikan mallarına açmak, ekonomide korumacılık ve yoğun sermaye ithalatıydı.

XIX. yüzyılın sonunda, bu zafer dış dünyaya da yansıdı. Ülkenin Batısı yükselişe geçti ve artan kaynaklar, yeni toprakların keşfini olası kıldı. Milliyetçi ve müdahaleci halk Ispanya’ya karşı savaş ilan etmek istiyordu. Filipinler ise 1898 yılında, Cumhuriyetçi McKinley (1897-1901) tarafından ülke topraklarına katıldı.
Işgal, bağımsızlara karşı silahlı çatışmaya dönüştüğünde, tüm sosyal katmanları kapsayan bir protesto hareketi baş gösterdi. Bu hareket tıpkı, «bilgeleri» (yönetici sınıf) Lyndon Johnson’ı, iç barış için pahalı ve tehlikeli olan bu çatışmayı bitirmeye teşvik ettiren Vietnam savaşı hareketine benziyordu. McKinley ise 1897-1901 yılları arasında hâlâ, yeni doğan kapitalizmin yayılmacılığına dayanabilirdi. Ideolojisi Amerikan milenarizmine dayanan yeni bir emperyalizm doğuyordu.

Ancak prensipleri, McKinley’in halefi Theodore Roosevelt (1901-1908) tarafından değiştirilecekti. Reformist olan Roosevelt, göçmenleri topluma entegre etmeye ve yeni kapitalizmi medenileştirmeye çalışıyordu. Amerika’yı büyük güçlerle bir tutuyor ve Kolombiya’da, Kasım 1903’te Panama’yı yaratmak için bir devrim hazırlıyordu. Bu devrim kanalın inşaatı için gerekli olan ilk şarttı. Ayrıca, ABD’nin Batı yarımkürede «uluslararası polis rolünü» üstlenmesi gerektiği söylüyordu. Roosevelt’in halefleri tarafından kurulan koruyucu askeri devletin ortaya çıkmasının sebebi, küçük insanların böylesi kaygılı emperyalist düşünceleridir.

Kiliseler, laik aydınlar sınıfının bir kısmı ve sosyalistler, bu konudaki kaygılarını dile getiriyordu. Büyük şehirlerin yarattığı modernliğin düşmanları, popülist hareketin çiftçileri ise emperyalizmin onları unuttuğunu söylüyordu. Şikayetleri, Cumhuriyetçi Parti’nin içerisinde bankacıların ve sanayicilerin Enternasyonalizmiyle çakıştığı iki savaş arası yaşanan hırçın soyutlama politikasından kaynaklanıyordu.
Cumhuriyetçiler sonunda Roosevelt’i ekonomik reformlarından dolayı terk etti ve başkanlığı bir demokrat reformcu olan Woodrow Wilson’a (1913-1921) devretti. Kalvinciliğe eğilimi olan ahlakçı emperyalist Wilson, Latin Amerika’ya yapılan müdahaleleri yoğunlaştırmakla işe başladı. Demokrat yönetim, özellikle Katolik olan göçmenlerin politikaya katılımını yakından takip ediyordu. Büyük sermayenin uluslararası birlik yanlısı kanadı, Almanya’ya karşı yürütülen savaşı alkışlıyordu. Sosyalistler ve Dışişleri Bakanlığı görevinden istifa eden William Jennings Bryan’ın liderliğindeki Demokrat Parti’nin popülist elemanları ise bu görüşe tamamen karşıydı.

Koruyu Asker Devlet ile Ittifak
Ancak savaş, hepsi de Federal hükümetin imtiyazlarının genişlemesinden yana olan emperyalizmin ideologlarının, yeni teknokrasinin, büyük sermayenin ve işçi hareketinin büyük kısmının oylarını birleştirdi. Wilson’un büyük projesi, yani ABD’yi Milletler Cemiyeti’ne sokma fikri, çelişkili itirazlar nedeniyle başarısızlığa uğramıştı. Bir yanda iki partinin, savaşa katılma kararının öcünü alan izolasyonistler, diğer yanda ise ABD’nin yeni gücünü kullanmakta özgür olması gerektiğini düşünen tekyanlılar. Wilson’un Cumhuriyetçi rakibi, New England soylusu senatör Lodge, Amerika’nın şansını kullanması gerektiğini, zira artık dünyanın en büyük gücü olduğunu söylüyordu.

Iki savaş arasında, dış politikayı yöneten seçkinler çalkantılı barışı idare etmeye çalışıyor ve gelecek savaşa hazırlanıyordu. Büyük sermaye için çalışan üniversite üyeleri, bankacılar, gazeteciler ve hukukçular çoğunlukla Doğu kökenli ve Protestanlardı. Dışişleri Konseyi’ni oluşturan grup, hükümeti ve fikirlerini etkiliyor, uluslararası önceliklere karar veriyor ve «sorumlu»ve «sorumsuz» politikaları ayırıyordu. Başkan Dwight Eisenhower’ın (1953-1961) gelecekteki Dışişleri Bakanı John Foster Dulles, avukat olarak Üçüncü Reich’i temsil etmesinin yanı sıra, Konsey’in baş simgesiydi. Nelson Rockefeller ise, Konseyi, Harvard’da hocalık yapan, himayesindeki genç Henry Kissinger’ın kariyerini desteklemesi için ikna edecekti.
Bu seçkin tabaka, Demokrat hükümetlere olduğu gibi Cumhuriyetçi hükümetlere de girecekti. Birkaç noktada ayrı düşüncelere sahip olsalar da, Amerikan hâkimiyetine verilmesi gereken önem konusunda fikirbirliği içindeydiler. Bu küçük çevre, Doğu kıyısından gelen ve Wall Street’e bağlı olan Cumhuriyetçilerin hâkimiyetindeydi. Ancak hepsi kendi partilerinde, Midwest kaynaklı ilerici popülizmin son partizanlarıyla çatışıyordu. Wall Street’e kuşkuyla bakan bu Cumhuriyetçiler, çoğunlukla, Almanlar ve Ingiltere’yle tüm ittifakları reddeden Irlandalılarınkine yakın bir sınıf görüşünü temel alan soyutlama politikasını savunuyordu.
Franklin Roosevelt’in (1933-1945 arasında başkanlık yaptı) Demokrat Parti’si, sosyalistlerden, sendikacılardan, teknokratlardan ve bankacılardan oluşan çarpık bir koalisyondu. Bir yandan eski ilerici Cumhuriyetçileri, diğer yandan da Katolikleri ve Yahudileri partisine katıyordu Roosevelt. Benimsediği uluslararası birlik düşüncesinin, sosyal demokrat uyumuyla tamamen Wilson’cu olduğunu söyleyebiliriz. Ancak uluslararası birlik düşüncesinin Cumhuriyetçi yorumu nedeniyle artisinde yaşadığı bölünmeler ve kendisi ve halefi Harry Truman’ın (1945-1953) üzerindeki baskılar nedeniyle koruyucu askeri devletin kalbindeki büyük sermaye ile ittifak yapmak zorunda kalmıştı.

Cumhuriyetçiler soyutlama politikasını 1941 yılında bıraktı. Ancak, benimsedikleri Makkartizm ve Avrupalılara karşı kuşkulu yaklaşımları oldukça agresif bir milliyetçiliği ortaya çıkardı. Yüzyıldır Çin’e misyoner yollayan Protestan Kiliseleri, 1949’da Komünistlerin iktidara gelmesiyle tek kelimeyle çılgına döndüler. Cumhuriyetçilerin tekyanlı düşünce sistemleri, silahsızlanmaya karşı olmaları, termonükleer bilime olan hayranlıkları ve savaşçı söylemlerinin ardından görünüyordu. Fakat işin ilginç tarafı, Cumhuriyetçi Başkanların (Dwight Eisenhower, Richard Nixon, Gerald Ford ve hatta Ronald Reagan ve baba George Bush), dış politikayı biçimlendiren seçkinlerin sözünü dinleyerek en az Demokratlar kadar çok yanlı düşünebilmeleri.
Hem Demokratlar hem de Cumhuriyetçiler, CIA’in gizli operasyonlarını, dünyanın dört bir yanında yapılan ekonomik, politik ve askeri müdahaleleri, müttefik ülkelerin kullanılmasını aynı oranda desteklediler. Ve geçmişe baktığımızda, onları birbirinden ayırdığı düşünülen tüm farklılıkların bugün büyük çapta anlamını yitirdiğini görüyoruz. Reagan dışında hiçbir Cumhuriyetçi Başkan doğrudan toplum sözleşmesine saldırıda bulunmadı. Onlar yalnızca, kapitalizmin gelişimiyle onun yıkılışını seyrettiler.

Peki bugünkü başkanın farkı ne? Dedesi, New England doğumlu Prescott Bush, New Deal döneminin en zengin Demokratı Averill Harriman’ın ortağıydı. Connecticut valisi ve senatörü Prescott, Roosevelt’in savunduğu uluslararası birlik düşüncesini ve onun sosyal reformculuğunu destekliyordu. Oğlu George (eski Başkan) savaştan sonra, ekonomisi daha çok silaha, finansa ve yüksek teknolojiye dayanan Teksas’a göç etti. Politka kariyerini ise iş çevreleriyle olan yakın ilişkilerine borçluydu (Reagan’ın Başkan yardımcılığını yapmadan önce Çin’de ve Birleşmiş Milletler’de büyükelçilik yapmış ve CIA’i yönetmiş).

Eski Cumhuriyetçi seçkinleri temsil eden Bush, Reagan’ın halka özgü bir renk kattığı partide rahat değildi. Hatta başkanlık seçim kampanyası sırasında, kurumun ülkenin egemenliğine karşı komplo kurduğunu düşünen bazı eski kafalı Cumhuriyetçiler nedeniyle Dışişleri Konseyi’nden ayrılmak zorunda kalmıştı.
George W. Bush ise bu gibi engellerle hiç karşılaşmadı. Teksas’taki politik üstünlüğü elbette tartışılmaz. Koruyucu Devlet’e hiçbir zaman doğrudan saldırmadı, daima siyahi ve hispanik topluluklarla işbirliği içerisinde oldu ve dinin daha kişisel ve kuralcı bir yorumunu savunarak ideolojik bir boşluğu doldurdu. Demokratlar ise politikayı bir iş olarak algılamakla suçladıkları Bush’un eş dost kayırıcılığıyla dalga geçiyordu. Fakat, aslında o, kapitalizmin temel prensibini anlamıştı: Kamu çevresinin pazara boyun eğmesi. Iş ortakları, tıpkı babası gibi, silah ticaretinde, finansal hizmetlerde, petrokimya ve yüksek teknoloji alanlarında boy gösteriyordu. Bush ayrıca aralarından seçilen temsilcileri Federal kurumların ve departmanların başına yerleştirmişti.
Ülkeyi pohpohlamak için, Bush sürekli, doğru ve sağlıklı bir Amerikan toplumuyla ona kayıtsız veya düşman bir dış dünyayı karşı karşıya getiriyor. Asgari bir sosyal korumaya dönme konusundaki karasızlıkları ise 1941-1964 yılları arasındaki dönemi çağrıştırıyor. Toplumun büyük bir bölümünün, Amerikan kapitalizminin suç teşkil eden faaliyetlere dayandığını anlaması, herhangi bir konsensüsün sürdürülmesini zorlaştırıyordu.(4) Buna karşın, hükümet, gündemi değiştirmek için savaşçı bir üslup takındı. Aklında sadece Irak’a ve mümkünse Iran’a karşı savaş açmak olan Israil lobisine boyun eğen Demokrat Parti girdiği politik komadan çıkacağa benzemiyor. 2000 seçimlerinin adli hükümet darbesine karşı gösterdiği pasiflik ise partiye büyük puan kaybettirdi.

Bush şu anda bulunduğu yerin, demokratların büyük bir ideolojik çıkmazda olmalarından dolayı, neredeyse hiçbir muhalefete maruz kalmamasına borçlu olduğunun farkında. Sonuçta, geçici bir çoğunluktan diğerine geçen bir azınlığın başkanı olarak hükümette varlığını sürdürüyor. Ancak 11 Eylül saldırıları, ona sınırsız bir süre için olağanüstü hal ilan etme olanağını tanıdı. Ideolojisinin boşluğu apaçık ortada olsa da, ezici nitelikteki baskıcı güce olan mutlak hâkimiyetini inkâr etmek saflık olur. Başkan, ulustan bir kilise gibi bahsediyor, fakat yarattığı Cumhuriyetçiliğin, ülkeyi batmaya yüz tutmuş bir kabileler topluluğuna çevirdiği bir gerçek.

(çev. Şebnem Panahzat)

(1) Uluslararası Emekçiler Derneği, 1864 yılında Londra’da Ingiliz owenties’ler ve kartistler, Fransız prudonist ve blankistler, Irlandalı milliyetçiler, Polonyalı, Italyan ve Alman sosyalistler ve vatanseverler tarafından kuruldu.
Marx,1872 yılında, merkezi New York’a taşındığı vakit Dernek’ten ayrılmıştı.
(2) bkz. Ibrahim Warde, «Il ne peut y avoir de paix avant l’avènement du Messie», Le Monde diplomatique, Eylül 2002.
(3) Savaş, 2 Şubat 1848 günü, Guadalupe Hidalgo antlaşmasıyla sona erdi.
(4) Irak krizi aslında, Amerikan Ordusu Genel Sekreteri Thomas White’ın Enron skandalına karışması ve Richard Cheney’in Başkan yardımcısı olmadan ayrıldığı Haliburton şirketinden 8,5 milyon dolar aldığı söylentileri gibi önemli «konuları» ikinci plana atmaya yaradı.